İster aydın, ister entelektüel ya da münevver, okumuş hatta müstehzi olarak 'entel' deyin, kendimi işte öyle bir şey sayarım. Bu yanımla da hayattan bir tat alırım.
Lüks yerine kültürü sevdiğime inanırım, iyi hele pahalı yemek yerine masada sohbetinden zevk alacağım birinin olmasını isterim, yurtdışına gittiğimde kalacağım otel değil ziyaret edeceğim müze ilgilendirir beni, başkaları giyim dükkanlarını dolanırken ben kitapevlerinde rafları karıştırırım, yazın denizde güneşlenirken bir şeyler okumuyor olsam zamanı israf ettiğimi hisseder rahatsız olurum. Aydın olmayı ben böyle tanımlıyorum. Bu tercihlerin bir uzantısı olarak da ilgi alanım ve değerlerim biraz 'aydınca' olur: memleket meseleleri (siyaset deyin isterseniz), doğru/yanlışın arayışı (felsefe herhalde), edebiyat konuları, beni sarsan ve duygulandıran olaylar (iç karanlık dünyam belki) zihnimi sürekli kurcalar.
Başkalarına göre bunlar en ideal seçenekler olmayabilir; ama ben bu dünyamdan zevk alırım. Ya da mutluluğu bu alanlarda ararım. Aydın olmanın hoş bir tadı vardır. Hele bu değerleri paylaşabileceğiniz bir eşiniz ve küçük de olsa uygun bir çevreniz varsa bu 'aydınlığın' saatlerinize sürekli heyecan, renk ve anlam katan bir yanı olur. Bütün dünyada aydın olmak aşağı yukarı böyle bir şey olsa gerek. Böyle bir aydının -bu da bir kimlik sayılabilir- seçtiği yol, doğru ya da yanlış, kendine özgü bir mezhebidir.
Aydın olmanın bedeli ağır olmamalı
Ama Türkiye'de aydın olmanın bedeli öteki ülkelere göre çok ağır. En başta 'aydına' benim hesaplarında olmayan misyonlar yüklenir, ondan ille de olmadık sorumluluklar istenir: memleketi kurtarmak, herkese örnek olmak, toplumu uyandırmak gibi ve bunu kendini helak edercesine yapması istenir. Nazım'ın kelimeleriyle söylersek 'ben yanmasam, sen yanmasan' işler yürümeyecekmişçesine. İlle de kül olmalıymışız. Aydın, bir tür mazoşist oluyor bu durumda, bir martir, bir şehit, bir kurban, kendini feda eden bir Prometeus. Batı dünyasında öyle değildir. Entelektüel, yayınladığı kitaplarla övünürken, bu taraftaki münevver kodeste yattığı yıllarla, çektiği çilelerle kendi değerini biçmeye çalışır. Aydın, fikir alanında at koşturandır bir yanda, öte yanda ise çile çeken. Hele 'zengin aydın' kavramı çelişki sayılır oldu. Benim hesaplarımda aydının aç kalması, soğuk bir evde yatması ve en sonunda erken ölmesi yoktur.
Bu misyon garabetinin bir de tersten okunuşu vardır ki o da ayrı bir toplumsal bedel: aydından toplumu kurtarmasını bekleyenler zaman zaman kendileri ortaya atılıp darbeler ve yasa dışı eylemlerle toplumu 'kurtarma' eylemlerine girişirler ve kendilerini bu yüzden de 'aydın' sayarlar. Oysa bana göre aydın başka, toplumun çobanı ya da çelebi olmak başka.
Son zamanlarda aydın olmanın tadı iyice kaçtı. Benim entelektüel arkadaşlarımın hemen hepsi sıkıntıda. Kimileri günlerini mahkeme salonlarında kendilerini savcıların ve fiili saldırganların karşısında korumaya çalışıyorlar. Çoğu, amatör avukata dönüştü. Yasa maddelerini, hukukun girift yorumlarını, uluslararası mahkemelerin olanaklarını bellemişler, bunları anlatıyorlar. İstihbarat servislerinin işleyişi konularında uzmanlaşmışlar, cinayet nasıl engellenir diye önerilerde bulunuyorlar. Ve lafları artık hakaret, küfür, ihanet, ayıp, günah, alay olarak algılanıyor. Kendilerini koruyacak söz bulmada zorluk çekiyorlar. Ve tabii arada fatura geliyor: para cezası, hapis yatma, işten kovulma, alenen tükürülme, aşağılanma, parmakla gösterilme, dayak ya da kurşun yeme. 'Aydınım' derken ben bunları hesaba katmamıştım.
Aydın, düşünce adamı sayılmaz oldu. Hoş, durum eskiden de pek farklı değildi ya!.. Belki eskiden aydınlar bu süründürülmeyi kabullenip sineye çekerlerdi, 'Ben yanmasam olmaz' derlerdi. Ama artık düşüncenin kendisinin düşman sayılması ve aydının da namlunun ucunda olması sırıtır oldu. Aydının şimdi kendi isteğiyle 'yanmayıp' bazen otellerde, bazen mahkemelerde, kaldırımlarda ya da gazete sütunlarında yakılıyor olması artık infial uyandırıyor. Bu kabullenilemeyen durumlar artık 'normal' bir bedel değil de büyük haksızlık olarak algılanmaya başlandığından (dönemler değişiyor anlaşılan) aydın olmanın tadı daha da kaçıyor.
Aydın arkadaşlarımın bir kısmı yıllardır yurtdışında. Yurda dönmeyi düşünenler bu düşünceyi akıllarından kovmaya çalışıyor şimdi. 'Aydın gibi yaşamak olanaklıyken neden kendimizin ve ailemizin huzurunu bozalım?' diyorlar. Bazı aydın arkadaşlarımın yurdu terk etme hesapları yaptıklarını duyuyorum. Kimilerinin 'kaçtığı' zaten biliniyor. Haklıdırlar, aydın olmak iyidir de hayatta kalma şartıyla. 'Kaçma' kelimesi korkuyu ve gizliliği çağrıştıran bir kelimedir, ama bu kelimeyi kullananlar gidenin 'korkaklığından' çok, toplum içine sinmiş olan 'korkutuculuğu' vurgulamak istiyorlar sanıyorum.
Koruma altında yaşam olur mu?
Son günlerde aydınlarımızın polis koruması altına alındıklarını duyuyoruz. Buna sevinenler de var: nihayet korunuyorlar diye! Aydının polis koruması altında yaşaması ne anlama gelir? Nerede görülmüştür bu? Bir insan kaç yıl koruma altında yaşayabilir? Bu tür bir yaşam biçimine ne kadar katlanabilir? Böylesine tehdit edildiğini bilen bir kimse bu aşağılanmaya ve tehdide ne kadar dayanabilir? Böyle 'aydınlık' olur mu? Tadı kalır mı bu şartlar altında aydınlığın? Hiç olur mu koruma altında edebiyat sohbeti, taverna, tiyatro, resim sergisi ziyareti, kütüphane ve kitapevi günleri? Çok tatsız oldu bu işler! Ben aydın olma mutluluğunu farklı düşünmüştüm: aydın başka; militan savaşçı, komando, gerilla ya da Rambo başka. Benim harcım ise bu kadar, sade aydın.
Statlarda utandırıcı sloganlar, şüpheli dayanışma fotoğrafları, en sıradan empati ve sempati belirtisine gösterilen ırkçı tepkiler, ürkütücü güya sosyolojik yorumlar ve psikolojik 'derin' açıklamalar (müsebbip, tahrik etmiş olan kurbanlarmış!), kimin malı olduğu belli olmayan 301 tane Demokles kılıcı ve gözümün önünden gitmeyen ölü bir aydının delik ayakkabı köselesi. Tadı ve anlamı kalmadı kalemin, kâğıdın ve sözün. Hele hükümetin 301 konusunda temel sorumluluğunu Sivil Toplum Kuruluşları'na devredip 'ne yapalım, anlaşamıyorlar' demesine nasıl katlanır insan? Hangi yasa sivillerin oybirliği ile çıktı ki bugüne kadar? Demokraside hiç oybirliği aranır mı? Hükümet kanun çıkarma temel hakkını kullanmaktan kaçınıp öte yana bakarak ilgisiz ıslık çalıyorsa yurttaş umutsuzdur. Oybirliği şartı aydınlara yönelik bir ikiyüzlülüktür. Aydın olmak bir zevk idi, şimdi Türkiye'de büyük riske dönüştü. Düşünce ve ifade özgürlüğünün sürekli yara aldığı bu karanlık ortamda aydın olmanın tadı da kalmadı.
HERKÜL MİLLAS
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=506219
19 Mayıs 2007 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder